Gönderen: bifikrinolsun | 24/10/2009

Aşk Üzerine

Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Sen kendini paralarken o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır. Hani ağzınla kuş tutsan “Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?” diye bir soruyla bile karsılaşabilirsin.. İki ucu keskin bıçaktır bu işin. Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz.

Sen, “Ama senin için şunu yaptım” derken o, “şunu yapmadın” diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin, düşündün, şiirler yazdın. “Peki o ne yaptı” deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayatı ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.

Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. “Acılara tutunarak” yaşamayı öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil. Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki…. Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.Yine içeceksin rakını balığın yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası….

Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun aslolan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler, ya da bilip de duymayanlar acıtsa da içini unutma; yasadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini…

 Hayatı ıskalamaya lüksün yok senin…..

Nazım Hikmet RAN

Sanki Nazım değil de ben yazmışım gibi…

Gönderen: bifikrinolsun | 11/09/2009

Öylesine

Hayatımda bir gün olsun “Dost sandıklarım düşman çıktı; çok kazık yedim; hayat bana hep acı yanını gösterdi vs.” demedim, şükürler olsun. Benim ne iddialı cümlelerim ne de iddialı bir yaşantım oldu. Öyle böyle şöyle yaşadım gittim, gidiyorum.

Lakin zaman geliyor, tıkanıp kalıyorum. Küçükken işler yolunda gitmediğinde, ağladığım, istediğim şey yapılmadığında dünyanın sonu gelmiş gibi zırlamalarımı şimdi yapmaya kalksam çoktan depresyondan intihar etmiş olurdum. Hani zamanla insan sabırlı olmayı, başka şeylere odaklanmayı öğreniyor ya yine de olsun; hep içinde bir yerlerde “Bu niye şöyle değil?” cümlesi dolanıyor her ne kadar sonu “Olsun buna da şükür.”e bağlansa da. İnsanız işte, her karesinde… her milimetresinde…

Yıllarca her konuda fikrim değişse de (hatta bir ara ailemin beni evlatlık edindiğini düşündüğüm olur, gizlice komşu ile yapılan konuşmaları dinlerdim :) ) tek emin olduğum konu insanı karşılıksız seven tek varlığın anne olduğu. Yanlış anlaşılmasın annesi melek gibi, her istediği yapılan zavallılardan (zavallı diyorum ;çünkü hayat onlara anne kucağındaki sevgiyi göstermediğinde yüreklerinde hayal kırıklığı baş gösteriyor.) olmadım hiç. Annem döve döve sevenlerdendi :) Lakin cebindeki 3 kuruşunu çocuğunun lüks ihtiyacı da olsa gözünü kırpmadan harcayan ve bunu yaparken kutsal bir sır vermişcesine gizlilik gözeten, kimseye yaranma gözetmeyen biricik varlıklar.

Hep şunu düşünmüşümdür: Keşke hayatımızın her alanında annemizin karşılık sevgisini taşıyan birileri olsa. İş hayatımızda bize doğruyu gösteren, tecrübe sunup hata payını azaltan birileri olsa mesela. Öyle enteresan şeyler de beklemiyorum sonuçta kimin annesi kendisinden daha eğitimli ki? Öyle olsa insanlık gelişmez ki.

Ya da insanoğlunun uğruna onca acılar çektiği, annesini babasını reddedebildiği, zaman gelip de hayatını paylaşmak istediği insan annesine benzese… Azıcık benzese ne olur sanki. Bıraksa tüm bencillikleri, kendisine yapılmasını istemediği şeylerle karşısındakine dünyayı zehretmese. Yani herkes birbirine saygı duysa. Bunun için de azıcık da olsa annesinin ona duyduğu sevgiyi karşındakine gösterse yeterli olur bence. Düşünsenize karşınızdaki sizi her an destekliyor, sizin için hep en iyisini istiyor ve aldığınız en ufak bir başarı onun için dünyalar oluyor, bir an gözleri doluyor. Mutluluk yaşları sicim sicim boşalıyor…  Karşınızdakinin sizden beklediği tek şey onu sevmeniz. O huzuru hissetmek. “Dünya yansa o huzur beni her şeyden korur.” diyebilmek… “Başıma bir şey gelse beni bu huzur korur.” diyebilmek…

Belki bir gün insanlar bencilliklerini, adetlerini, ön yargılarını bırakıp karşılık beklemeden sevmeyi öğrenirler. Belki bir gün birbirlerini anlayıp günlük işlerin içinde kaybolmadan yaşar giderler ve inşallah bir gün Allah herkese aynı seviyede hissiyat verir ya da birini canını yaktıklarında kendi canları da aynı şekilde yanar. Yani bu dünyanın işi bu dünyada hallolur biter…

Gönderen: bifikrinolsun | 27/08/2009

Bilmeden özgür olamazsın!

Hayat sizi hiç ters-düz etti mi? Olmasını büyük umutlarla beklediğiniz bir şey gerçekleşip heyecanınıza değmediğini farkettiğinizde baktığınız aynada ne gördünüz? Hayal kırıklığı mı?

Dün elime İstanbul Modern’e ait bir broşür geçti ve içindeki yazıyı okudum, sonra bir kez daha okudum, sonra yanımdakine okuttum ilgisini çekmedi, elime aldım bir kez daha okudum ve nedense hoşuma gitti. Hani hep empati kurmakla ilgili cümleler sarf ederiz ya, burda başı farklı başlayan bir hikayenin sonu farklı bitiyor, ummadığı bir alana sürüklüyor insanı. Empatiyi özgürlük ile bağdaştırmış ve bence çok şık olmuş ;)

Buyrun bakalım:

Bilmeden özgür olamazsın!

Afrika’da tehlikelerle dolu bir ormanda yalnız başına kalmayı ister miydin?

Yılanlar, kaplanlar, zehirli otlar, uçsuz bucaksız ağaçlar arasında kaybolup gitmeyi ister miydin? Oysa Afrikalı bir çocuk bu ormanda korkmadan özgürce dolaşabilir. Çünkü o, ormandaki her ağacı tanır, rüzgarın esişinden neler olacağını bilir. Hangi mantarın zehirli, hangisinin yenebilir olduğunu bilir. Nereden kaplan çıkacağını, nerede bataklık olduğunu bilir. Bildiği için de kendini korur. Rahatça, özgürce bu ormanda yaşamayı becerir.

Ama o çocuk senin yaşadığın şehirde,şehrin kurallarını bilmediğinde otobanın ortasında yürümeye kalkabilir ve başına kötü şeyler gelebilir. Şehrin bilgisine sahip olmadığından burada yaşamak onun için vahşi ormanda yaşamaktan daha tehlikelidir. Demek ki özgürlüğün anahtarı bilgide saklı. Okuma yazma bilmeyen birinin hayatının ne kadar kısıtlanmış olacağını düşünün. Alması gereken ilacı başkasına sormak zorunda, bineceği otobüsü başkasına sormak zorunda, alışveriş yaparken ödeyeceği parayı başkasına emanet etmek zorunda, kendine gelen özel bir mektubu bile başkasına okutmak zorunda. Böyle bir insan özgür olabilir mi? 

özgürlük

Gönderen: bifikrinolsun | 04/07/2009

“Yalova benim kentimdir.”

Efendim ben Yalova’da doğdum, ortaokula kadar Çınarcık’ta okudum ve ortaokul, lise döneminde Yalova’da yaşayarak üniversiteyi kazanıp İstanbul’a giderek terki diyar vaziyetlerine büründüm. Okul bitti, “Hadi memleketimize dönelim.” dedim ve feribottan indim.  Aman Allah’ ım bu ne hal !!! Üç metrekarelik memleketim olmuş; üç yüz metrekare, her yer eşilmiş, kazılmış toz duman kan gövdeyi götürüyor!

Toza karşı allerjim olduğunu bilmesem şehre gelen Araplardan domuz gribi bulaştı diyeceğim :D Sen kalk tam yaz mevsimi, İstanbul’dan haftasonu kaçamağı yapmak için gelenlerin indiği yolu kapa, insanlar doğuya gitmek için kilometrelerce batıya gidip ordan dönsünler! Ah çok kızgınım, çok dertliyim. Hükümete mi kızayım, belediyeye mi kızayım, halka mı kızayım bilemiyorum.

Efendim ben pazarlama okudum, okumakla kalmadım kendi çabamla okuyup araştırdım. Ama Yalova’da her şey kendi kuralı ile işliyor, bi’ taşralıktır gidiyor!

Kafeler var boylu boyunca uzanmış sahile. Hepsi bi’ karışık, bi’ düzensiz! Hani insana huzur veren renk kahverengiydi ve bunun en başarılı örneği Starbucks’tı. Yalova’da her yer McDonald’s modasında kıpkırmızı plastik. Sahilde betonların içinden çıkan ağaçlar yer yer sökülmüş yerleri boş bırakılmış. Termal denen cennetvari sularıyla şifa kaynağı ilçemizi her sene olduğu gibi Araplar basmış. Arabistan galiba soğuk bir yer; gelenler sıcak sulara koşuyor!

Kısacası Yalova=Virane. Kim el atar, ne kavgalar patırtılar döner bilemem. Seçimlerde geçtiğine göre kimse el atmaz buralara 5 seneden önce kanımca.

Ve tüm bunların içinde tek bir güzellikten bahsetmek istiyorum ki: Yürüyen Köşk. Ben 22 senelik Yalovalı olmama rağmen üniversiteye gidince önem kazandı Yürüyen Köşk. Oysa ki 1929 yılında İstanbul’dan Bursa’ya giderken Yalova sahilinde ki çınar ağacının ilgisini çekmesi ve gölgesinde dinlendikten sonra yanına köşk yapılmasını emreden Mustafa Kemal Paşa’nın yaptırdığı köşk. 22 gün gibi çok kısa bir sürede tamamlanan köşk, yapıldıktan bir süre sonra yandaki çınar ağacı dalının köşkün çatısına vurduğunu, çatı ve duvara zarar verdiğini söyleyerek, çınarın köşke doğru uzanan dalını kesmek için izin isteyen işçilere Atatürk, ağacın dalını kesmektense köşkün ileriye alınmasını emretmiş ve böylese köşke adını veren olay gerçekleşmiş. Önce teras bölümü sonra geri kalanı kaydırılmış böylece ta o zamanlarda günümüze bir mesaj verilmek istenmiş.

Atatürk daha sonra çınar ağacının içinde bulunduğu çiftlik arazisinin tamamını satın almış ve ülke tarımı için örnek bir çiftlik kurmuştur. Atatürk 1937 yılında bütün mal varlığını hazineye devrederken çiftliği de millete bağışlamıştır. Çiftlik arazisinin bir bölümü köylülere dağıtılmış, kalan bölümde ise bugün Atatürk Bahçe Kültürleri Merkez Araştırma Enstitüsü bulunmaktadır.

Yürüyen Köşk güzel midir? Evet, güzeldir. Yalovam’ın gezilecek tek güzel yeridir şu sıralar. Bahçesinde çay içip köşkü gezebilirsiniz; sanırım bahçesinde küçük kutlamalar yapmak için de masaları düzenliyorlar. Ayrıca Köşk’e giden yol da çok güzeldir. Yoğun bir günün ardından deniz kenarında yürüyüş yaparak Köşk’e gidebilir, dilerseniz arabanızı otoparkına bırakabilirsiniz.

a

Gönderen: bifikrinolsun | 21/06/2009

Mezunum mutluyum; mezunuz mutluyuz

Dün Marmara Üniversitesi’nin mezuniyet töreni vardı. Ve bu sene yıkılma tehlikesi olan İnönü yerine Ali Sami Yen’ de yapıldı. Okulun ana kampüsü Göztepe’ de olmasına rağmen Saraçoğlu’ndan izin çıkmamıştı ve bu beni bir Fenerbahçeli olarak çok üzdü açıkçası.

Stad Ali Sami Yen olsa da ( :D ) mezuniyet harikaydı. Tüm bölümler ordaydı ve akşam 18:00 da başladığı için hem çok sıcak değildi hem de gecenin sonundaki havai fişek gösterisi izlenmeye değerdi.

Stada ilk girdiğimde annemleri göremediği için üzülüp gözleri sulanan bana rağmen bol bol foto çekildik, şarkı söyledik, yeminimizi edip kepleri fırlattık. Tüm arkadaşlarıma kendi kepi gelirken bende o şans yoktu. Burdan o kişiye sesleniyorum: “O benim kepim, getir çabuk gerii!” :D

Şimdi mezun olacak arkadaşlara birkaç öneri kısmı:

  • Stad küçük olduğu için davetiyeler iki kişilikti; ancak kep almayan öğrenciler olduğu için mezuniyete yakın okulda davetiye dağıtıyorlar.
  • Kesinlikle rahat ayakkabı giyin, ola ki sevinçten zıplamak istersiniz topuklularla zor oluyor :D (bu sözüm bayanlara idi ;) )
  • Kalabalık olduğu için ve herkes heyecandan zıpır zıpır olduğu için kepinize çarpıyorlar ve sürekli eliniz kepinizde kalıyor. O yüzden kepiniz ilk başta düzgün olmazsa panik olmayın :)
  • Ailenizi ilk başta göremezseniz sonradan bol bol yanlarına gidebiliyorsunuz. Hatta annemlerin anlattığına göre bir hatun, arkadaşları olmadığı için kep atmak istememiş, tören alanına geldikten sonra annesinin yanına oturmuş ve yemin de etmemiş. (Böyleleri de var, gülün geçin benim gibi :D )
  • Ve benim gibi finallerin ortasında mezun olsanız da mezun havasına girin ;)

Marmaralı olmak her şeye rağmen çok güzel. Böylesine büyük ve dağınık yerleşkeli bir devlet okulunda okumak imkansızlıklar yüzünden bazen isyan ettirse de Marmara’ nın diğer okullar gibi kendine has kültürü var. Her şeyden öte Ergun Tuna’sı var o bile yeter ;)

 

Gönderen: bifikrinolsun | 12/06/2009

BiRi’miz Hepimiz

Bugün stajımın son günüydü. Master yaparak öğrencilik hayatı uzasa da, insan ömrünün sadece belirli bölümünde staj yapıyor ve belirli bir sürede bitiyor. 

Üzgün müyüm? Evet. Hem de çok :(  Ekibimi, ortamı, Koç.net’i, işimi, Biri’yi, Koç’u… her şeyi, herkesi çok sevdim ve çok özleyeceğim. Mutlu muyum? Evet. Çünkü iyiki orda staj yapmışım, onları tanımışım, iyiki pazarlama diye diretip satış stajını elimin tersiyle itmemişim.

Eylül ayında staj ararken “Asla satışta staj falan yapmam.” derken, kendimi Bireysel Satış’ın, bayilerin, müşterilerin, saha ekibinin içinde buldum. İnsanlarla uğraşmak çok zordur, bilirsiniz. Ama bir süre sonra kendinizce fikirler bulmak, çözümler üretmek (Çiğdem’in tabiriyle cin fikrinin gelmesi :) ), işin parçası olmak, anlaştığın ortamda çalışmak… Bunlar çok önemli şeyler.  Bir sürü sorun oluyordu ve sonunda anladım ki kimse satın aldığı üründen ötürü “Buket Hanım, harika bir ürün satıyorsunuz, tebrik etmek için aramıştım.” demezdi zaten :) Sorunlar varsa çözümler olmalıydı ve oldu, oluyor da.

Çok güzel, çok sevilesi, alınası bir marka BiRi. Her şeyden öte, ardında birbiriyle kaynaşmış mükemmel bir ekip yatıyor. İnsanlar orda işler az olduğu için değil, sorunlara rağmen çözümler bulabildikleri, yeni süreçlere zaman içinde uyum sağlayabildikleri, arada langırt oynamaya vakit bulabildikleri için mutlular :D Ee tabi arada sırada da stajyerlerden gelen pastalar, çörekler de olmasa olmaz :)

İşin esprisi bir yana, ben neler yapabileceğimi, nelere yatkın olduğumu görmüş oldum. Ve bence her öğrenci okuldan arta kalan vaktinde ve hatta okulu da asıp staj yapmalı. Çalışmaktan ziyade staj yapmalı. Çünkü staj yaptığınızda ne üstlerin stresi oluyor, ne de iş stresi. Objektif olarak bir şirketi inceleme, ast üst ilişkilerini görme fırsatınız oluyor. Kabacası adam yerine konup iş yapmanız lazım. Artık devir lise stajları gibi fotokopi çekme devri değil kanımca. Olabildiğince işi üstüne alıp tecrübe edinen insanlar sonradan zorluk çekmiyorlar, bu aşikar. Ve bence bu evreyi staj döneminde atlatmak en hayırlısı. İnsan tanıyorsunuz; yönetici nedir, bunlar ne yer, ne içer, nasıl konuşur, diğerleri bunlarla nasıl konuşur, bunu görüyorsunuz; telefonda adabıyla konuşmayı öğreniyorsunuz; yemek düzeni, iş düzeni… kısacası iş hayatına dair her şeyin ilk adımı bedava olarak altın tepside sunuluyor size. Bilinçli olan bir öğrenci fırsatları değerlendirir ve staja zaten isteklidir. Nasıl staj yaparım sorusuna yanıt ise her yerde var zaten.

 

Teşekkür kısmına gelirsek,

Teknik donanım açısından exceli daha aktif kullanmama vesile olan Superman Cenk’imize teşekkürler :)

Sevgili servis arkadaşım, akıl danışmanım :) , komşum, her sabah kendisinden önce servisin aldığı yerde olduğum için “Kız, itiraf et burda yatıyorsun sen değil mi?” diyen sevgili Fırat abime sonsuz sevgi ve teşekkürler,

Staj süremde zaman zaman birlikte çalıştığımız  ve yine zaman içinde yaprak dökümleri olsa da diğer stajyer arkadaşlarım Melike, Berika ve Eda’ya sonsuz sevgiler :) ,

Beni işe alıp kendisi ile ancak 3-4 ay sonra konuşmaya başladığım sevgili patronum (Excuse me boss, you have a text message) Kerem’e teşekkürler,

Masamda otururken boş anıma gelip beni korkutan bu yüzden her gelişinde “Ben geliyorum, korkma.” diyen, ruhu gepgenç sevgili, yenilikçi müdürüm Rıfat Bey’e saygı ve teşekkürler,

Bana Emptor kullanmayı öğretip yine de her farklı problemde başımda biten ve “Bir kere de kendiniz çözün hep Naim, hep Naim nereye kadar?” diye söylenen sabahın körü destek hattı Naim’e sonsuz sevgi ve teşekkürler :)

Ve bana her zaman destek olan, arada işlerin altında boğup :D sonra yine kendi çıkaran, aramıza Eylül ayında katılacak Rüzgar’ımızın biricik annesi, canım yöneticim, biricik iş arkadaşım, benim için abla, arkadaş çok ama çok şey ifade eden canım Çiğdem’ime sonsuz sevgi ve teşekkürler,

Ve diğer tüm arkadaşlarıma, abilerime, sevdiklerime, saydıklarıma sonsuz sevgi, saygı ve teşekkürlerimi iletiyorum.

Şimdi final zamanı ve sonra mezuniyet. Bir yandan iş ararken, bir yandan son tatilimi yapıp kendime vakit ayıracağım.

İnş_Allah çalıştığım yerde karşıma Koç.net’teki insanlar gibileri çıkar. İnş_Allah sizler de sevdiğiniz işlerde, sevdiğiniz, anlaşabildiğiniz insanlarla çalışırsınız.

Gönderen: bifikrinolsun | 07/06/2009

Sadece Bugün

Son üç gündür yarına yönelik cümleler kurmuyorum. Alışveriş yapmıyorum, kıyafet almıyorum, kısacası geleceğe yönelik hiçbir şey yapmıyorum. Sadece bugünü yaşıyorum ve sanırım bu ruh hali bir süre daha devam edecek. Her şey nefes darlığı çekip, cuma günü doktora gitmemle başladı. Ben doktorun psikolojik diyerek “Boşuna param gitti.”  moduna girecekken, bir sürü hastalık saydı bana. Ve şu an astım ve kalp ilaçları, ayrıca yan etkilerinde “İntihar eğilimi görülebilir.” yazan ilaç kullanıyorum. İşin garip yanı ilaçları kullanmaya başladığımdan beri kendimi daha kötü hissediyorum. Bu sağlam insanın hastane kuyruğunda sıra beklerken hasta olması gibi bir şey olsa gerek. :)

Ve “Her şeyin başı sağlık.” sözleri kulağımda çınlarken şöyle bir karar verdim: BUNDAN SONRA MÜKEMMELİYETÇİ OLMAYACAĞIM.

  • Kendimi geliştirme yolunda, ömür denen yolu ziyan etmeyeceğim.
  • İstemesem de genel kültür olsun diyerek okuduğum yazıları, izlediğim programları bir kenara bırakacağım.
  • Sadece kendimi mutlu edecek şeyler yapacağım ve hiçbir şey hakkında ÇOK DÜŞÜNMEYECEĞİM :)

Ben sadece bugünü en güzel şekilde yaşayacağım ve yarın için yapacağım tek şey bugün, yarın  pişman olacağım şeyler yapmıyor olmamda gizli olacak.

Tüm bunları söyleyen, hayatının dönüm noktasını yaşayıp mezuniyet aşamasında iş hayatına bir yerlerden tutunmak için deliler gibi uğraşan bir kız çocuğu :) Sağlık diyorum başka da bir şey demiyorum ;)

bugün
sözlükler kusuyorum
cümleler kuramazken dün
deniz döktüm kendimi
ucuza gitmeyeyim diye
bugün
sıyrıldım rollerimden
mutluyum.
çünkü artık yokum
bugün
boğulurdum her sağanakta
yüzmeyi öğrenmişim sanki
bugün

Gönderen: bifikrinolsun | 28/05/2009

Ay’ın Görünmeyen Yüzü

Bugün Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü’nde, IAA Uluslararası Reklamcılık Derneği tarafından düzenlenen 12. Üniversitelerarası Reklam Yarışması’nın ödül töreni yapıldı. Yarışmaya katılsak da ilk elemeyi geçememiştik. Buna rağmen biraz merak (Kimdi bu bizden daha iyi yapanlar! :) ), biraz da danışman hocamızın (Gerek sakal kesimi, gerekse takım elbisesine iliştirdiği kırmızı mendili ile İspanyollara benzetip “Don Ahmet” diyesimiz gelen biricik reklamcılık dersi hocamız :D ) isteği ile bu akşam oradaydık.

Açılış kokteylinin ardından bizi, Fazıl Say Salonu’na aldılar. Selam faslından sonra sahneye bir grup çıktı ki sanırım ilk defa böylesine rock felsefesine bürünmüş insanları koltuğumda otururarak izledim. (En azından bilindik rock konserlerinde kanguru gibi zıplayarak enerji atmaya çalışan rockseverler gibi kimse varla yok arası 35 numara ayaklarımı iki arada bir derede bulup çiğnemiyordu.)

Ödül faslında ise birinci İstanbul Kültür Üniversitesi – Ajans Pre Big Idea oldu. (Bizim ajansımızın adı “East&Bowl” idi.) Her ne kadar kendilerini “üniversdeli” olarak konumlandırdıkları için “Ne yani kültür elçileri bir grup çılgın öğrenci mi olacak, nasıl güvenecek insanlar bunlara?” diye sorsak da reklam filmleri hem sade, hem anlamlıydı. Tebrikler! !!bien hecho! Bizim favorimiz olan Ankara Üniversitesi’nden Ajans Martı, ellerine toz bezi, ütü, cam-sil, elektrik süpürgesi almış şehri canla başla temizlemeye çalışıyorlardı. Yaratıcılık böyle bir şey olsa gerek :)

Diğer yandan Anadolu Üniversitesi’nin geniş bir katılımı söz konusu idi ki adları geçen her yerde çığlık çığlığa bağırdılar :)  Ödül töreninin sonunda bu arkadaşlara hitaben yorum benden gelmiş oldu: “Sizin için açık öğretim diyorlar!” (=

Törenden sonra çoğu kişi terastaki partiye giderken biz erken ayrıldık. Biraz Beşiktaş sahilinin havasını soluduktan sonra eve döndüm. Orada bulunmak, kazanmış olanların yüzlerindeki o haklı ve içten sevinci görmek bile güzeldi. Hani kaybedince derler ya hep: “Önemli olan katılmaktı.”. Aynen öyle :) (Bi’ yandan da şunu derler: “Yahu, içlerinde doğru dürüst güzel yoktu. Yine en iyisi bizimki!!! :D )

Şimdi düşünüyorum bunlar bizim genç beyinlerimizdeki fikirleri acaba nerede, ne şekilde kullanacaklar? :)

Ve bugün oturduğu yerden reklam yapan değerli markayı takdim ediyorum: Bahçeşehir Üniversitesi!

 Eve dönerken Ay’ın “yeni ay” olduğunu gördüm. Biraz dikkat edince tümünü görebiliyordu insan. Sanırım bu bir işaretti. Finale kalanların “yeni ay”lık kısmı oluşturduğu düşünülürse, katılan herkesle Ay bir “dolunay”dı. :)

 

 

Gönderen: bifikrinolsun | 16/05/2009

Kız Kulesi

İstanbul’a hayran kaldıktan sonra bir zamanlarki Kız Kulesi sevdam küçüldü, tebessümleşti…

Lise yıllarında kimi saç şekli, kimi sevdiği araba, kimi okuduğu romanlar ile anılırdı. Sınıftan biri kitap almak istese kitaplar ile haşır neşir  kişiye sorar, onun tavsiyeleri ile kitaplar alınır veya onda varsa boşuna para vermemiş olma mantığıyla malum kişiden aşırılır, sonra da geri getirilirdi. (Sanırım.) Ya da derslerde sinir bozucu performans gösteren kişilerden kopyalar, sınavlarda son anda cayıp kağıdı saklama olasılığına göre altışar onar aşırılıp sınav sonrası bu kişiler hatırlanmaz, yapılanlar herkesin kendi çabasına verilirdi. (Kopya çekmek de sınava hazırlanmak gibi bir çaba sonuçta :D )

Sınıfı ikiye ayırdığımızda ben hep ders çalışıp ezber yapanlardan olmuştum. Ne dersin mantığını anladım ne kopya çekenleri ne de verenleri.. (Ee tabii insan böyle ortada olunca “Fikrim yok.” deyip durarak sonunda bifikrimolsun diyerek blog da yazar, ağıt da yakar.)

Peki ben herkesin kendine anlamlar yüklediği ortamda ne yaptım?

Önce küçük parçadan başladım ve Kız Kulesi’ni sevdim. Arkadaşlarımla bunu paylaşarak “Buket’in de bir konu hakkında fikri var.” dedirttim. Artık ben de herkes gibi farklıydım! Madem seviyoruz dedik başladık okumaya. Kız Kulesi hakkında yazılan efsaneleri okudum, kendimce bir sürü fotoğraf bularak odama astım, günlüklerimde “Bir gün Kız Kulesi’ne gideceğim.” yazıp durdum. O kadar abartmışım ki lise yıllığımda “Buket bir gün Kız Kulesi’ne bakan mimari tasarımını kendi yaptığı evde oturmak istiyor.” yazıyordu.

Peki bu bana ne kattı? Denizin ortasında küçücük bi’ yapı bir insana neler katabilir ki demeyin. Kız kulesi benim için amaçken araç haline geldi ve “Madem Kız Kulesi İstanbul’da, ben de üniversiteye İstanbul’da gitmeliyim ki ona yakın olayım.” dedim ve ilk sene Marmara’ yı kazandım. Kampüsün Bahçelievler’de olup benim sadece 2 kez Kız Kulesi’ne gidebilme şansına erişmem sanırım aracımı yanlış seçmemden kaynaklanıyordu. İnsan pekala kampüsün oradaki eski Coca Cola fabrikasına da aşık olup İstanbul’ a gelebilirdi! :)

Anadolu yakası derken Avrupa yakası, mimarlık derken işletme oldu. Pişman mıyım? Genel olarak hayır. Eskiden İstanbul’daki çarpık kentleşmeyi önlemek için hayrına (!) tüm binaları yıkıp, en baştan istenen hale getirme planlarım varken şimdilerde ise engin pazarlama bilgim(!) ile İstanbul’u her seferinde iyi bir şeyler yapma yolunda ilerlerken dengelerin bozulduğu yapıdan kurtarıp en iyi şekilde (çoğu kimse bu tabiri sevmese de) pazarlama planları yapıyorum! Gelin bunun adına gerilla marketing diyelim de biraz afili olsun :)

Fikrim: İstanbul’a Kız Kulesi’nden bakmak iyi hoş güzel de sahilden Kız Kuleli İstanbul’a bakmak çok daha güzel…

Kategoriler